Dinler tarihçisi Zakir Çoban, son dönemde gündeme gelen dini konulara ve Hristiyanlık tarihindeki çeşitli tartışmalara ışık tutan önemli açıklamalarda bulundu. Çoban, Katolik ayinlerinden Papa’nın diplomatik adımlarına, İznik Konsili’nin tarihi öneminden Türkiye’deki Hristiyanlık mirasına kadar geniş bir yelpazede çarpıcı değerlendirmeler paylaştı.
Bazı Katolik ayinlerinde gözlemlenen “kukuletalı” ritüellerin ve bunların Klu Klux Klan gibi oluşumlarla ilişkilendirilmesinin ardındaki gerçekleri açıklayan Çoban, bu durumun Hristiyanlığın yerel kültürlerle etkileşimi sonucu ortaya çıktığını vurguladı. Dünyanın farklı coğrafyalarında Hristiyanlaşan yerli kabilelerin, eski geleneklerini tamamen terk etmeyerek dinlerine entegre etme eğilimi gösterdiğini belirtti. Çoban, bu olgunun “inkültürasyon” olarak adlandırıldığını ve misyonerlerin Hristiyanlığı yerel kültür üzerinden anlatma stratejisi olduğunu ifade etti. Bu stratejinin özellikle Asya’da başarıyla uygulandığını ve ayinlerdeki bazı farklı unsurların bu yerel kökenlerden kaynaklandığını dile getirdi. Kilisenin, bu tür yerel adetlere karşı genellikle esneklik gösterdiğini ve müdahale etmekten kaçındığını sözlerine ekledi.
İznik’in dini açıdan Türkiye için taşıdığı potansiyel üzerine yapılan bir soruya yanıt veren Zakir Çoban, İznik’in doğrudan bir hac noktası olmamakla birlikte, Hristiyanlık tarihinde eşsiz bir öneme sahip olduğunu belirtti. M.S. 325 yılında toplanan İznik Konsili’nin, tüm Hristiyan mezheplerinin mutabık kaldığı tek konsil olmasıyla öne çıktığını vurguladı. Çoban, bu konsilde inanç esaslarının belirlendiğini, ancak İncillerin orada tespit edildiği yönündeki yaygın bilginin doğru olmadığını ifade etti. İznik Konsili’nden önce de Hz. İsa’nın “Tanrı” olarak kabul edildiğini, ancak bazı ekol ve mezhep kollarının bu görüşe katılmadığını aktardı. İznik’te ise bu teolojik anlaşmazlığın çözüme kavuşturulduğunu ve Hz. İsa’nın “Tanrı” olarak kabul edilmesi konusunda kesin bir mutabakata varıldığını kaydetti. Çoban, Türkiye’de Hristiyanlık tarihi açısından İznik gibi önemli başka noktaların da bulunduğunu ve zamanla bu bölgelerin de popülerlik kazanabileceğini dile getirdi.
Papa’nın Fener Rum Patriği’ni törenlerine davet etmesinin Rus Patrikhanesi’ne yönelik bir mesaj olup olmadığı sorusunu değerlendiren Çoban, Moskova Patrikliği’nin İstanbul’un fethinden bu yana kendisini tüm Ortodoksların lideri olarak konumlandırma eğiliminde olduğunu ve hatta “Üçüncü Roma biziz” anlayışını benimsediğini aktardı. Ancak bu iddianın ne kadar ciddiye alındığının belirsizliğini koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş döneminde Rusya-ABD arasında belirgin dini saflaşmalar yaşandığını ve Moskova Kilisesi’nin Vatikan ile de ayrıştığını hatırlattı. Çoban, İstanbul’da bir Rus kilisesi şubesi ya da merkezi bulunmadığı için Papa’nın kimi çağıracağının da açık olduğunu ifade etti. Bu nedenle özel bir mesaj olduğu düşüncesine katılmadığını, ancak bu çıkarımı yapanların da olabileceğini sözlerine ekledi.
Fener Rum Patrikhanesi ve Ortodokslar için Papa’nın ne ifade ettiğine dair Çoban, onların Papa’yı sadece “Katoliklerin Dini Lideri” olarak görüp saygı gösterdiklerini, ancak kendilerini bağlayan veya üzerlerinde bir makam olarak kabul etmediklerini ifade etti. Papa’nın da nezaketen Ortodoks temsilcilerini ziyaret ettiğini belirtti. Protestanların ise hem Papa’yı hem de Ortodoks Patriklerini dini bakımdan üstün kabul etmediklerini ve bu makamları dikkate almadıklarını vurguladı.
Papa’yı Türkiye’ye kimin davet ettiğine dair belirsizliklere değinen Zakir Çoban, net bir bilgi olmadığını ancak şahsi kanaatinin, Türkiye davet etmezse Papa’nın ziyaretinin mümkün olmayacağı yönünde olduğunu belirtti. Zira Papa’nın aynı zamanda bir devlet başkanı kimliği taşıdığına dikkat çekti.
Papa’nın sadece “ruhani lider” olup olmadığı sorusuna Çoban, Papa’nın gayet “cismani” bir lider olduğunu ve bir devleti bulunduğunu söyledi. Bu yönüyle “ruhani lider” kavramının klişe ve soyut kaldığını ifade etti. Vatikan’ın teokratik bir devlet olduğunu ve Papa’nın Katolik öğretisinde Hz. İsa’nın vekili, yani “Tanrı’nın vekili” olarak kabul edildiğini açıkladı. Çoban, “Dini lider” demenin daha doğru bir ifade olacağını, çünkü Papa’nın hem dini hem de siyasi işlerin başında bulunduğunu belirtti. Katolik öğretisinde bunun bir dogma olduğunu, yetkilerin Hz. İsa’dan Aziz Petrus’a, Petrus’tan da papalara geçtiğini ve Papa’nın sıradan bir insan ya da piskopos olmadığını vurguladı. Katolik olmanın temel şartının da Papa’nın hem dünyevi hem de dini üstünlüğünü kabul etmekten geçtiğini dile getirdi.
Papa’nın olası bir ziyaretinin Lozan Antlaşması ile herhangi bir bağlantısının kurulmasının gereksiz olduğunu ve böyle bir şeyin söz konusu olmadığını net bir dille ifade etti.
Türkiye’ye daha önce gelmek istemelerine rağmen izin çıkmadığı yönündeki iddiaları değerlendiren Çoban, bu bilginin tamamen asılsız olduğunu belirtti. 1870’ten 1960’lara kadar Papaların Vatikan’dan hiç ayrılmadıklarını, bırakın Türkiye’yi Avusturya’ya bile gitmediklerini aktardı. Geleneksel olarak Papaların Vatikan dışına çıkmadıklarını ve ilk kez 1967 yılında Ortadoğu’ya, ardından Türkiye’ye geldiklerini kaydetti. Bu bağlamda, “Gelecekti de Atatürk izin vermedi” iddiasının tamamen uydurma olduğunu vurguladı.
Papaların nasıl “medya starı” haline geldiği konusuna da açıklık getiren Zakir Çoban, Papalığın eskiden beri kendi medyasına sahip bir yapı olduğunu, kendi radyoları ve televizyonlarının bulunduğunu söyledi. Soğuk Savaş döneminden itibaren güç ve etkilerinin daha da arttığını belirten Çoban, Papa Jean Paul II ile bu “starlaşmanın” başladığını ve Amerikan propagandasının da bu süreçte etkili olduğunu sözlerine ekledi.
Obezite Ameliyatı Genç Derin’e Yeni Bir Hayatın Kapılarını Araladı
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.